• BIST 109.371
  • Altın 153,120
  • Dolar 3,8294
  • Euro 4,5101
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 10 °C

Beyaz kıtada bizim de söz hakkımız olmalı

Beyaz kıtada bizim de söz hakkımız olmalı
Antartika; dünyanın yüzde 10’u. Kıta buzullar, penguenler ve balinalardan ibaret değil. Doğal kaynaklar göz kamaştırıyor, suları dünyanın en verimli canlı rezervine sahip.

Kıtada Bulgaristan bile hak sahibi olduğunu öne sürüyor, İran kıtaya gidiş geliş için okyanus aşırı yolculuklar için inşa ettiği gemisini bitirmek üzere...

1988 yılında Antarktika üzerinde söz sahibi olan 25 devletin oydaşma yoluyla hazırladığı “Antarktika’nın Maden Kaynaklarının İşletilmesinin Düzenlenmesi Sözleşmesi” (CRAMRA), Fransa ve Avustralya’nın dünya kamuoyundan gelen tepkiler sonucu geri adım atması ile yürürlüğe girmedi. 1991 yılında hazırlanan Çevre Koruma Protokolü ile Antarktika madenlerinin işletilmesi 50 yıl boyunca yasaklandı. 60 Derece Güney Enlemin altında kalan çok zengin doğal kaynakların özellikle İngiltere ve Yeni Zelanda tarafından işletilmesinden endişe duyan “üçüncü dünya” devletleri soğuk savaşın bitmesinin ardından önce 1961 tarihli Antarktika Antlaşması’na, ardından 1991 tarihli Çevre Koruma Protokolüne taraf olmaya başladılar. Bunun sonucu olarak 1990’lı yıllarda Kıta’nın yönetimde söz sahibi olan “Aristokratik Kulüpte” yer alan devletlerin sayısı 28’e; Antarktika Antlaşması’na taraf olan devletlerin sayısı 44’e yükseldi. Türkiye de Kıta’ya yönelik olarak çevre koruma tartışmalarının yaşandığı 1990’lı yıllarda Çevre Bakanlığı Dı ş İlişkiler Daire Başkanlığı’nın öncülüğünde 1995 yılında Antarktika Antlaşması’na sessiz sedasız katıldı. Çevre Koruma Protokolünün 1998’de yürürlüğe girmesiyle 2048’de bitecek 50 yıllık maden işletme yasağı başlamış oldu.
 
50 ülke anlaşmada
 
2000’li yıllarda, Belarus, Estonya, Malezya, Monako, Pakistan ve en son 29 Ocak 2010’da Portekiz’in katılımı ile Antarktika Antlaşması’na taraf olan devletlerin sayısı 50’ye çıktı. Antarktika Antlaşması, Kıta üzerinde egemenlik iddiasında bulunan 7 devletin (Arjantin, Avustralya, Şili, Fransa, Yeni Zelanda, Norveç ve Birleşik Krallık) egemenlik iddialarını dondurmuş; yeni toprak talebinde bulunmayı yasaklamıştır. Bununla birlikte, Antarktika’da bilimsel araştırmada bulunmak ve/veya üs kurmak isteyen devletler anılan devletlerin rızasını aramaksızın hareket edebilmekte. Kıta ile ilgili olan devletlerin Antlaşma’ya taraf olmasına da gerek bulunmamakta.
 
‘Bunlar işgalci!’
 
Dünyanın yüzde 10’unun bir avuç devlet tarafından paylaşılmasını doğru bulmayan kimi devletler Birleşmiş Milletler’in (BM) kurulmasının ardından buzullar ülkesinin hukuki rejimini tartışmaya açtılar. Antarktika Antlaşmalar Sistemi’nin radikal bir biçimde revizyondan geçirilmesi konusunda ilk eleştiriler 1982 yılında Malezya’nın o dönemki Başbakanı Mahatir bin Mohamad’in başında bulunduğu bağlantısızlar grubundan geldi. Dr. Mohamad, Antarktika üzerinde egemenlik iddiasında bulunan devletleri her platforma “işgalci” olarak nitelendirdi. Malezya’nın da dahil bulunduğu özellikle İslam ülkeleri bloğu ile Afrika ülkeleri Antarktika’nın “insanlığın ortak mirası” olması gerektiği hususunda eleştirilerini bugün de sürdürmekteler. 1980’li yıllarda mevcut statükoyu BM çatısı altında değiştirmeye güç yetiremeyen devletler, Antarktika’da yürüttükleri bilimsel araştırmalar ve üsleri vasıtasıyla Kıta’da “ben varım” diyor ve Kıta’nın yönetiminde yer almak istiyorlar. Özellikle, 2000’li yılların başından itibaren Kıta’ya gelişmekte olan ülkelerin yoğun bir ilgisi var. Bu ilginin dört farklı nedeni bulunuyor:
 
Zengin doğal kaynaklar
 
Birincisi; Kıta’nın sahip olduğu doğal kaynakların işletmeye açılması halinde oluşacak paylaşımdan pay almak. Çin ve Hindistan’ın bu bağlamda geliştirdikleri stratejiler bulunuyor. Özellikle Avrupalı devletlerin yeni kıtaları keşfetmesi ve oradaki zenginlikleri kendi ülkelerine aktardıkları birinci küreselleşme döneminden ders alan ülkeler; 1990’larla başlayan ikinci küreselleşme döneminde Kıta’nın yeni bir Batılı sömürgecilik akımına neden olmasını istemiyor. Örneğin, Yeni Zelanda’nın kontrol ettiği Ross Sea bölgesinde Suudi Arabistan’ın sahip olduğu petrol rezervlerinden sonra dünyanın en büyük ikinci rezervi bulunuyor. Bazıları, 2048 yılına kadar devam edecek yasağın protokole taraf olmaktan vazgeçen devletleri bağlamayacağını; bazıları ise hidrokarbon (petrol) rezervlerinin yasak kapsamında olmadığını ileri sürüyor. Bu bağlamda aynı şey canlı kaynaklar için de geçerli: Antarktika suları dünyanın en verimli canlı rezervine sahip. Kuzey Kore gibi Antarktika sularında izinsiz avlanma yapan devletlere karşı bir şey yapılamıyor.
 
Siyasi mücadele var
 
İkincisi; Siyasi olarak Antarktika’nın yönetimini gelişmiş ülkelere bırakmamak düşüncesi var. Bu mücadele, başta BM Güvenlik Konseyi’nin yapısı olmak üzere uluslararası kuruluşlarda gelişmiş ülkeler lehine kurulmuş olan statükonun değişmesini isteğinin bir devamıdır. Bu bağlamda, Malezya ve Pakistan, Kıta’nın yönetiminde oy hakkına sahip olmak için 1990’lı yılların başlarından itibaren Kıta ile çok yakından ilgilenmekte ve burada üsleri bulunmakta. İran İslam Cumhuriyeti Ulusal Okyanus Bilimi Kurumu yetkilisi Hamid Alizade Laheyecani, Güney Kutbu’nun insanlığın ortak mirası olduğuna işaret ederek, “Güçlü ülkeler, Kuzey Kutbu’nu tekellerine almışlar, fırsatı kaybetmemek için bir an önce Güney Kutbu’nun su sınırlarında hazır olmamız gerekir” diyor. İran’ın okyanus aşırı yolculuklar için inşa ettiği gemisinin inşası bitmek üzere.
 
Gizli deneyler yapılıyor
 
Üçüncüsü; Kıta’da üssü olan devletler tarafından yürütülen gizli araştırma ve deneylerin içeriği hakkında bilgi sahibi olma isteği. Kıtanın bu yönüyle gizemli bir boyutu bulunuyor. Nazi Almanyası döneminde III. Reich’tin Kıta’ya yönelik özel bir ilgisi oldu. Kıta’da eski uygarlıklara ait teknolojileri keşfetmek ve UFO benzeri gizli silahlar üretmek amacıyla 1930’lı yıllarda Alman Deniz Kuvvetleri faaliyet gösterdi ve bölgeye diğer devlet gemilerinin yaklaşmalarına izin vermedi. 1946-1947‘de Amerikan Deniz Kuvvetleri gizli Alman Üslerini ve teknolojilerini bulmak ve imha etmek amacıyla 6 aylık askeri bir sefer düzenledi ancak görevlerinin ikinci ayında bilinmeyen üstün teknoloji sahibi güçler tarafından yapılan saldırılar sonucu gemileri hasar görerek geri dönmek zorunda kaldılar. Bugün Antarktika’daki Amerikan üslerinde yılda yaklaşık 3 bin personel görev yapıyor. Amerika’nın 2012 yılında Antarktika’ya ayırdığı bütçe yüzde 5,8 artışla 477 milyon dolar oldu. Krizdeki Amerika’nın bu kadar insan ve bütçe ile sadece “bilimsel” araştırma yapmadıkları kesin. Antarktika’nın paranormal aktivitelere konu olan gizemli yapısı olduğunu bilenler konu hakkında konuşmuyor; bilmeyenler ise Antarktika’yı buzullar, penguenler ve balinalardan ibaret sanıyor. Rusya, Ukrayna, Estonya, Romanya ve Bulgaristan gibi eski Sovyet mirasına ardıl olan ülkelerinin Kıta ile ilgilerinin bu gizemli yanı keşfetmekle ilgili olabileceği gözden uzak tutulmamalı.
 
Kadın araştırmacılar
 
Dördüncüsü; Kimi devletlerin Antarktika ile ilgisi siyasi nedenlerle açıklanabilir. Örneğin, Monako bir “devlet” olduğunu dünyaya göstermek için 2008 yılında 1961 Antlaşması’na taraf oldu. Tayvan da bir “devlet” olduğunu dünyaya göstermek için, atom altı parçacıklarla ilgili bir deneye biliminsanlarını, teknolojisini ve 2 milyon dolarını tahsis etti. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan kadınların toplumdaki rolünü göstermek için kadın araştırmacıları Antarktika keşiflerine göndermektedir. 2011’de Kazakistan, bağımsızlığının 20. yılında bayrağını Antarktika’da dalgalandırmak için Devlet Başkanlarının desteğinde Kıta’ya bir araştırma ekibi gönderdi. Kıta’nın yönetiminde oy hakkı bulunan Bulgaristan ise ilk Ortodoks kilisesini inşa ederek bir ayrıcalık elde etmek istedi.
 
Atasoy gündeme getirdi
 
Türkiye ise bugüne kadar Kıta’ya yönelik olarak devlet düzeyinde diplomatik ve bilimsel bir girişimde bulunmadı. Antarktika’da Türk üssünün kurulması düşüncesi, Denizci Osman Atasoy’un 14 metrelik ‘Uzaklar II’ adlı yatıyla yaptığı Antarktika gezisi sonrası gündeme geldi. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım Ocak 2013’te söz konusu projeyi destekleyeceklerini ifade etti. TAKBAM adlı derneğin de bu konuda devlet düzeyinde girişimleri oldu. Antarktika’da bilimsel araştırma yapan çok az akademisyenimiz var. Bunlar araştırmalarını Amerikan üslerinde yaptılar. Örneğin, Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Umran İnan, plazmalardaki elektromanyetik dalgalar, yıldırım sırasında oluşan akım boşalımları, iyonosfer fiziği, yakın-dünya uzay fiziği, radyasyon kuşakları ve çok düşük frekanslı uzaktan algılama konularındaki araştırmalarının ardından ABD Antarktika Servis Madalyası’na layık görüldü ve Antarktika’daki dağlardan bir tanesine “İnan Tepesi” adı verildi. İkinci örnek, doktora çalışmaları yapan İTÜ Denizcilik Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Burcu Çiçek, 2006’da Antarktika’ya Türk bayrağını dikti.
 
Anlaşmayı bile unuttuk
 
TÜBİTAK bünyesinde 1985 yılında kurulan Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü, Göktürk II Uydusu ile rüştünü ispat etti. Ancak, TÜBİTAK bünyesinde bugüne kadar bir Kutup Araştırmaları Enstitüsü kurulmamış olması izah edilemez. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Antlaşmaya taraf olduğumuzu bile unutmuş; her iki yılda bir düzenlenen Danışman Devletler Toplantıları’na gözlemci statüsünde bir temsilci göndermedi; Çevre Protokolü’ne taraf olunması için bir girişimde bulunmadı. Türkiye’nin vakit geçirmeksizin Kıta’da bir bilimsel araştırma üssü kurması için hazırlıklara başlaması gerekiyor. TÜBİTAK bünyesinde oluşturulacak araştırma ödeneğinin 2014 bütçesine konulması için geç kalınmamalı. Konu ile ilgili olarak bir yasal çerçeve hazırlanmalı ve Kıta ile ilgili bürokrat ve akademisyenlerden oluşan bir Üst Kurul kurulmalıdır. Dışişleri Bakanlığı’nın öncülüğünde çevre, denizcilik ve bilim ve teknolojiden sorumlu bakanlıklar arasında koordinasyon toplantılarına başlanmalı.
 
Dünyanın “altına” hücum edildiği bir dönemde, “Hattı diplomasi yoktur; sathı diplomasi vardır; a satıh da bütün dünyadır” diyen Dışişleri Bakanımızın Piri Reis’in misyonuna sahip çıkacağı ve konuya duyarsız kalmayacağına inanıyoruz.
 
Prof. Başlar kimdir?
 
1988 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1991 ve 1995 yıllarında Nottingham Hukuk Fakültesi’nden uluslararası hukuk alanında yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. Antarktika’nın hukuksal rejimini de incelediği ‘Uluslararası Hukukta İnsanlığın Ortak Mirası Kavramı’ adlı doktora tezi Kluwer Law International tarafından 1997 yılında kitap olarak basıldı. 2002 yılında ‘Antarktika Antlaşmalar Sistemi’ adlı makalesini kaleme aldı. 2002-2007 arası Anayasa Mahkemesi Raportörlüğü ve ardından Genel Sekterliği görevlerinde bulundu. Güvenlik Bilimleri Fakültesi ve Bilkent Hukuk Fakültesi’nde uluslararası hukuk, insan hakları ve anayasa hukuku dersleri veriyor.
 
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ulaştırma | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim